28 Şubat 2013

Seyid Sofrasından Hasoda Sofasına-Talha Uğurluel




2005 yılının temmuz ayı.
Mekke?de bulunan Seyidleri ziyarete gideceğiz. Haftada bir gün bir araya gelen
bu kişiler hadis dersi yapıyorlarmış. Bizlerde hem bu hadis dersine katılacak,
hemde kendileri ile kısa bir çekim yapacağız.

Yatsı Namazı sonrası
bindiğimiz araba, bizi Mekke?nin tepelerinde kurulu bir evin önüne getiriyor.
Evin girişinden merdivenle üst katta bulunan geniş bir taracaya çıkıyoruz. Orada

minderlere kurulmuş elliye yakın kişi görüyoruz. Sarıklı, takkeli, başı açık,
yazmalı farklı kıyafetlerde kişiler. Karşı sedirin üzerinde birkaç kişi
oturuyor.


Aralarından bir tanesi Kütüb-ü Sitte?den hadis dersi yapıyor. Hepsi
mütebessim bir simaya sahip. Ve yine hepsinin omzunda yeşil bir örtü görülüyor.
Bu örtü, onların Efendimiz?in soyundan geldiklerini belirtiyor. Osmanlılarda da
böyle bir emare vardı. Efendimiz?in soyundan olan Nâkib?ül Eşraf?lar yeşil kavuk
takar ve yeşil cübbe giyerlerdi. Onlara toplum içinde sonsuz bir hürmet
gösterilirdi. Osmanlı Padişahları tahta çıkarken, bu zatların ellerinden kılıç
kuşanırlar ve vazifeye öyle avdet ederlerdi.
Az sonra hadis dersi sona eriyor ve herkes çevresindekilerle halkalar 
oluşturmaya başlıyor. Meğer yemek sinileri gelecekmiş. Bizde yanımızdakilerle
halka oluyoruz. Geniş siniler içerisinde pilav getiriyorlar. Sarı renkli bu
pilav aynen Özbek Pilavına benziyor. Yanında da tabak tabak meyveler. Bu güzel
yemekten sonra insanlar yavaş yavaş dağılırken bizlerde sohbeti yapan bu güzel
insanların yanına doğru yaklaşıyoruz.
Hadis dersini yapan kişi Seyid Ömer
adında kıymetli bir zat. Abdülkadir Geylani Hz.nin soyundan geliyorlarmış. Ona
intisapları var ama aynı zamanda Risalei Nur?da okuyorlar. Yakınlarına gelince
kendilerinden daha bir etkileniyoruz çünkü çok mütebessim simaları var.
Yanlarına gelen herkesle özel olarak ilgileniyor ve hiç kimseyi kırmamaya
çalışıyorlar. Eğer kimse bana bunlar Seyid?dir demeseydi, bu topluluk içinde
birkaç tane Seyid var hangisi tahmin et deselerde sanıyorum yine bu kişileri
gösterirdim. Selam verip oturuyoruz. Kendimizi tanıtıp, Türkiye?den geldiğimizi
söyledikten sonra kameralarımızı açıyor ve tatlı bir hasbihale başlıyoruz.


Türkiye?den geldiğimizi söylememiz ile birlikte konu Osmanlı?ya geliyor.
Hadis dersi yapan zat, konuşması içinde, Türklerin tarih içerisinde İslamiyet?e
uzun yıllar bayraktarlık yaptığından, O?nu korumayı kendilerine en önemli vazife
saydıklarından bahsediyor. Bu konuşma sonrasında, kendisinin Efendimiz?in
soyundan geldiğini hatırlatarak, Ehli Beyte düşen vazifelerin neler olduğunu
soruyoruz. Cevabı şöyle oluyor:
 İslamın tebliğinde en büyük vazife ehli beyte düşüyor.
Ehli Beyt İslamiyeti iyi öğrenmeli, iyi yaşamalı ve dünyaya en güzel şekilde
temsil edebilmeli. Asıl ehli beyt, İslamı yaşayan ve Efendimiz SAV ?in ahlakını
hayatına hakim kılan, Allah Rasulü ile irtibatını devam ettirebilendir.
İstikamet içerisinde olan ve bu istikametini bozmayandır. Değişmeyen
değiştirmeyendir.?
 Vakit bir hayli ilerlediği için bu görüşmeyi daha fazla uzatmıyor ve son 
olarak Efendimiz?in bir hadisi şerifleri ile konuşmamızı bitirmemizi teklif
ediyoruz. Böyle bir teklife çok memnun oluyor ve söyleyeceği hadise geçmeden
önce bu hadisin çok sağlam ve sahih olduğunu, sahabelerden hadisi şerif
söylemeleri istendiğinde önce bu hadisi söylediklerini aktarıyor. Çünkü
Efendimizden ilk önce bu sözleri duymuşlardır. Hadisi Şerif şöyle:
?Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki gökyüzündekiler de size merhamet 
etsinler.?
İnsan kendisine ve çevresine merhamet etmeli. Böylece de ilahi
rahmeti celbeder.
Bu güzel birliktelik bizim de çok hoşumuza gitmişti. Farklı millet ve 
devletlerden olan bizler ortak bir paydada, Efendimiz?in sevgi ve muhabbeti
altında sanki kırk yıllık dostlar gibi idik. Ayrılırken kendilerini İstanbul?a
davet ediyoruz. Eğer böyle bir ziyareti gerçekleştirecek olurlarsa onları
Topkapı Sarayı?nı ve özellikle de Mukaddes Emanetler Bölümünü gezdirebileceğim
sözü veriyorum.
Mukaddes Emanetler adını duyar duymaz ciddi bir heyecana
kapıldıkları gözümüzden kaçmıyor. Bunun olmasını çok istediklerini ifade
ediyorlar ve ayrılıyoruz.



Aradan neredeyse bir ay geçmişti. İstanbul?da
bulunduğum bir gün telefonum çaldı. Açtım karşımdaki kişi kendisinin bu hafta
gerçekleşecek, ?Bediüzzaman ve Tasavvuf?
konulu Sempozyumun idari heyetinden
olduğunu, bu programa Mekke?den de bir grubun geleceğini ve onların, Topkapı
Sarayı?nı bizimle gezme istekleri talebini iletti. Ardından da sadece bu Mekke
heyetini değil, Sempozyum?a katılan tüm üyeleri gezdirip gezdiremeyeceğimi
sordular. Memnuniyetle kabul ettim ve o akşam ki sempozyuma katılmak amacıyla
yerlerini öğrendim.
Bildiriler tam üç gün devam etti. Dar dairede yapılan bu ilk Sempozyumda 
sadece
katılımcılar ve gözlemciler bulunuyordu. Dünyanın dört bir tarafından
birçok kıymetli İslam Alimi orada bulunuyordu. Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün,
Afganistan, Pakistan, Arabistan, Fas, Bulgaristan, Bosna ve diğerleri. Son gün
herkes mikrofonlara bir kez daha davet edildiler ve kısaca genel izlenimlerini
anlattılar.

Iraklı Alim Prof Dr Muhsin Abdulhamit, kürsüye geldiğinde, - ?Eğer
Bediüzzaman aramızda olsaydı ne yapardı? diye sordu ve ardından uzun uzun bunun
cevabını verdi.

Fas?tan gelen Prof Dr Mustafa Bin Hamza, konuşmasına, -?İslamın 500 yıl
temsil edildiği topraklardayız.? sözleri ile başladı. Bulgar alim ise
Bediüzaman?ı kastederek, - ?O, zamanın müceddidi idi? dedi.

Toplantıya Suriye?den katılan Prof Dr Said Ramazan El Buti?de Risale-i Nur?un
diğer eserlerden farkını ortaya koydu.

Az sonra tanıdık bir ismi çağırdılar mikrofona, Mekke?den Seyid Ömer Geylani.

Çok güzel bir konuşma yaptı ve sözlerine son verirken, - ?Üç gündür burada
O?nu, Bediüzzaman?ı konuşuyoruz. Biz burada O ve eserlerini konuşurken hissettim
ki O?da aramızda bulunuyordu.? dedi.

Programın artık sonlarına gelinmişti. Kapanış yapılırken sunuyu yapan görevli

bu önemli toplantımızda aramızda Seyidlerde vardı, lütfen Seyidler ayağa
kalksınlar, dedi. Seyid Ömer ve yanındakiler tevazu ile ayağa kalktılar. Dualar
edildi. Ardından Bosnalı çocuklar sahneye çıktı ve Talael Bedru?yu
seslendirdiler.

 Mekke?den gelen misafirlerimiz başta olmak üzere
birçoğu ile görüştük ve kendilerini tebrik ettik. Yarın programın son kısmı
gerçekleştirilecekti. Yani onlarla birlikte Topkapı Sarayı?nı ziyaret edecektik.
Ertesi günü görüşmek üzere ayrıldık. Anadolu yakasına geçerken yanımda, program
boyunca anlatılanları Arapça?dan Türkçe?ye çeviren Nevzat Bey vardı. Kendisi ile
birkaç ay öncede Mısır?lı ünlü alim Muhammed Umera?yı gezdirmiştik. Bu gezi
sonrasında Muhammed Umera?nın kendilerine gezi hakkındaki söylediklerini
aktardı. Umara, Nevzat Beylere, -? Ben bu gezi sonrasında tarih bilgilerimi
yeniden gözden geçirmek zorundayım.? demiş.

Bir zamanlar Osmanlı Coğrafyası iken nice kalleş planla bizlerden koparılan
bu toprakların insanları da ciddi bir beyin tahribine maruz kalmışlardı. Osmanlı
onlara acımasızca kötülenmiş ve onlar velinimetlerini, sömürgeci olarak
bellemişlerdi. Ama şimdi artık bu güzel çalışmalar neticesinde bu aklı başında
alimler neyin ne olduğunu tüm açıklığı ile görebiliyorlardı.

Ertesi sabah kahvaltı da yeniden bir araya geldik. Seyidlere hediyelerimiz
vardı. Kendilerine Mukaddes Emanetler kitabını hediye edince inanın çocuklar
kadar mutlu oldular. Gözleri yaşardı ve kitabı yüzlerine gözlerine sürerek bir
mukaddes emanet edasıyla sarıp muhafaza altına aldılar.

Az sonra arabalarımıza geçerek Topkapı Sarayı?nın yolunu tuttuk. Biraz sonra
Bab-ı Hümayun?un önüne gelmiştik. Öncelikle Sarayın girişindeki 3.Ahmet
Çeşmesi?ni konuştuk. Gezi ekibimiz 40 kişi kadar dı ve hepsi de en az üç dil
biliyorlardı. Hepsinin Arapçaya vakıf olması bazı anlatacaklarımızı ciddi
şekilde kolaylaştırıyordu. Bunlardan biri de 3.Ahmet Çeşmesinin üzerindeki Ebced
hadisesi idi.

Osmanlı?da birçok yapının tarihi üzerindeki kitabenin son satırına harfler
ile rakam düşürülerek atılırdı ve buna tarih düşürme denilirdi. 3.Ahmet bu
çeşmeyi yaptırdığında (miladi 1729) dönemin hicri tarihini düşürmek ister ve
?Besmele ile iç suyu Han Ahmet?e eyle dua? yazar fakat tarih denk düşmez.
Hocasına durumu izah eder. Derin bir ilme sahip hocası hemen cevabı yapıştırır,
-?Hünkarım başına bir aç ekleyiniz.? Tarih o yılın tarihine denk düşmüştür.

Hep birlikte Bab-ı Hümayun?un yazılarını
okuyoruz. Kuranı Kerim?de Hicr suresinin 45 ve 48 inci ayetleri yazılı sarayın
bu giriş kapısının tam alnında. Osmanlılar, bu ayetin manasıyla sarayın cenneten
bir köşe oluşunu özdeşleştirmişler. Ayette şöyle deniyor:



?Şeytana uymaktan korkan müttakiler ise cennetlerde ve pınar
başlarındadırlar,
esenlikle emin olarak girin oraya, onların kalplerindeki
kini söküp çıkarmışızdır. dost ve kardeş olarak divanlar üzerinde karşı karşıya
otururlar. Orada kendilerine hiçbir zahmet ve meşakkat dokunmaz. Oradan hiç
çıkarılmazlar.?

Dikkat ederseniz cennet ayetleri var burada. Topkapı Sarayını hani birileri

sanki bir kaos ortamı gibi göstermeye çalışmaktadır ama biz daha sarayın
kapısında bu düşüncelerimizin darma dağın olduğunu görüyoruz. Yani burada cennet
ayetleriyle hadise o kadar güzel ifade ediliyor ki: onlar kalplerinden kin ve
nefreti çıkarmış olarak içeriye girer. Kim giriyor buradan Padişah, Sadrazam,
Şehülislam giriyor bütün bakanlar kurulu yani devlet erkanı içeriye girerken kin
ve nefreti dışarıda bırakıyorlar ve devleti bu muhteşem ahlaka göre adaletle
yönetiyorlar. Bu ayet buraya 1478 yılında Fatih in hattatı Ali Bin Sofi
tarafından yazılmış. O yıllara ait bu incelik alimleri derinden etkiliyor ve
içeriye böyle bir haleti ruhuye ile giriyoruz.

Babu Selam?dan da geçerek asıl saraya geliyoruz. Hemen sağdaki vitrin içinde
sergilenen arabalar, Osmanlı?nın her sene Kabe için özel olarak hazırlattıkları
Kabe örtüsünü taşıdıkları sürre alayının arabaları. Mekke?den gelen Seyitler bu
arabaları daha bir ilgi ile izliyorlar. Saray mutfağına geçiyoruz. Burasının
alalede bir mutfak olmadığı, Enderun Mektebinde eğitim gören nice talebenin,
eğitimlerinin ilk yıllarında mutlaka burada çalıştığı ve hizmet almadan önce
hizmet etmeyi öğrendiğini konuşuyoruz. Bu sözler üzerine Seyid Ömer söz alıyor
ve Efendimiz?in de çocukluk yıllarında Mekke?de çobanlık yaptığını hatırlatıyor.

 Onları en çok etkileyen yerlerden birisi de Adalet
Kulesi. Dünyanın bir dönem buradan yönetildiğini anlatıyoruz. Adaletin önemine o
kadar inanıyorlardı ki, adaleti dağıttıkları yapının üzerine inşa ettikleri
kuleye Kasr-ı Adl, Adalet Kasrı, Kulesi adını verecek ve bu kuleyi, sarayın en
yüksek yapısı olarak inşa edeceklerdi. Kulenin kapısına ise bir hadisi şerif
yazdırmışlardı. Efendimiz bu sözlerinde şöyle diyordu:

-?Bir saatlik adalet seksen yıllık ibadetten hayırlıdır.?

Nihayet Topkapı Sarayı?nın üçüncü ve en önemli kapısının önüne geliyoruz.
Burada etrafı zincirlerle çevrili bir alan var. Osmanlılar, Efendimiz?e o kadar
çok düşkün idiler ki, sefere çıkmazdan önce burada toplanır ve Peygamber
Efendimiz?in mübarek sancağını buraya dikerek selamlar ve yolculuklarına öyle
çıkarlardı. Yanımızdaki nice Alim, belki de hayatlarında ilk kez duydukları bu
şeyler karşısında her geçen dakika biraz daha şaşırıyorlardı. Sanki bu saray,
lisanı hali ile Osmanlıların, Peygamber ve O?nun getirdiklerine olan bağlılığını
tek tek anlatmaya başlamıştı.

Çevrelerindeki her bir ayet yada hadis ile başı dönen bu İslam alimlerini
şimdi bir başka sürpriz bekliyordu. Burası Bab-u Saade?nin üçüncü avluya bakan
yüzü idi. Bu kapıdan geçtikten hemen sonra karşınıza Arz Odası çıkar. Yani Kubbe
Altında alınan kararların Osmanlı Padişahı?na arz edildiği yer. Padişah bu
kararları sükunet içinde bu mekanda dinleyecek ya kabul edecek yada reddecektir
ki bu durumda konu, yeniden Divanı Hümayun tarafından incelenmeye alınacaktır.
Bizler şimdi işte tam bu Arz Odasının girişinde bulunuyorduk. Sırtımızı Arz
Odası?na vererek, odanın penceresinden rahatlıkla görülebilen bir yere
bakmalarını istedim. Burası Babu Saade?nin üçüncü avluya bakan yüzünde tam
kapının üzerinde bulunan kitabe idi. Burada yine bir hadisi şerif yazıyordu: 

-?Hikmetin başı Allah korkusudur.?

 Osmanlı padişahları her bir karar hakkında kendi
hükümlerini beyan ederken, tam karşılarında duran bu hadisi şerifi görecek ve bu
Peygamber nasihatini dikkate alarak reylerini sunacaklardı. Hikmet hüküm, doğru
karar verme manasına geliyordu. Doğru karar verecek bir vicdanda muhakkak Allah
korkusu olmalıydı. Dünyanın dört bir yanından gelme bu nice İslam Alimi?nin
artık ayaklarında derman kalmamıştı. Gözleri artık sanki baktıkları yerleri
görüyor gibi değildi. Akıllarıyla sanki uzaklardaki bir şeyi hayaller gibi bir
halleri vardı. Saray onlarla konuşuyordu. Tarihteki velinimetiniz işte böyle bir
hayat yaşamıştı dercesine?
Gezilen yer Topkapı Sarayı olunca tabi adımla adımla bitmiyor. Şimdi de
Harem-i
Hümayun?a doğru ilerliyoruz. Girişte bizi Kara Ağalar avlusu
karşılıyor. Başta Seyidler ve ardından diğerleri derinden bir ?Fesubhanallahhh
çekiyorlar ve ardından
birbirlerine bakarak ?Acaip ?Acaip diyorlar.
Gözlerine bakıyorum, hepsi avlunun duvarlarını boydan boya kaplayan yazılara
bakıyorlar. Biz anlatmadan onlar neyin ne olduğunu görmüş durumdalar. Evet bu
yazılar aslında Kasideyi Bürde?dir. Kab bin Züheyr Hz.nin Efendimiz için yazmış
olduğu ve karşısında kendisine Efendimizin hırkasının hediye edildiği o övgü
dolu şiir. Gözyaşları ile şiirin mısralarını heceliyorlar.

 Harem denilen, aslında orijinal adı Duhteran
Mektebi (Kızlar Mektebi) olan bu eğitim kurumunu geziyoruz. Her bir kapı yada
pencere üzerindeki, -Ya Müfettihal Ebvab,
İftahlena hayral bab.? yazılarını
okuyorlar. Sanki her bir kapı, içinden geçenleri duaya sevkeder gibi bir hal
almışlar. ?Ey kapılar açan Rabbim, bana hayırlı kapılar aç.?
Artık son noktaya ve en heyecanlı kısma geldik. Grubun saatlerdir gezmeyi 
arzu ettikleri ve sabırla bekledikleri bu yer Mukaddes Emanetler dairesi. Az
sonra içeriye girecek ve Efendimiz?in O, mübarek emanetlerinin en azından bir
kısmı ile müşerref olacaklar. O sırada saraydaki varlığımızdan haberdar olan
Saraylar Müdürümüz İlber Ortaylı Bey geliyor. Hırkayı Saadet Dairesi?nin
girişinde bu değerli İslam Alimleri ile üç beş kelam ediyor. Ardından onları bu
güzel daireye buyur ediyor. Herkes içeriye önce bir diğeri girsin diye
yanındakileri buyur ediyor. Herkesin gözü seyitlerde. Onlar kapıya
yönlendiriliyorlar. Biz içeriye adımlarını atmalarını beklerken Seyidler bizleri
hayretlere düşüren bir davranışla daha kapının dışında ayakkabılarını çıkarıyor
ve eline alarak yalınayak bir vaziyette içeriye giriyor. Kapıdaki o kadar Alim,
manzarayı gören İlber Ortaylı ve bizler ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Öylece
birbirlerimize bakakalıyoruz. Evet Seyidler bize yine bir ders veriyorlar. Yada,
zamanında bizde bulunan bir saygı unsurunu yeniden bize hatırlatıyorlar.

 Bir tarihçi olarak, o kapı önünde geçmişe dalıyorum. 
Osmanlı, buradan içeriye ayakkabı ile giriyor muydu ? Elbette girmiyordu. Hatta
kapının önünde, hemen giriş sofasının ortasında, bugün hale orada duran bir
şadırvan vardı ki, içeriye girerken ve dışarıya çıkarken burada ellerini
ayaklarını yıkarlardı. Çünkü dışarıdan içeriye toz sokmak, içeriden de dışarıya
toz çıkarmak istemezlerdi. Has Odayı süpürdüklerinde bu tozları, ayak altında
kalır diye bir yerlere atamaz ve dairenin hemen girişinde bulunan toz kuyusunun
içinde saklarlardı.

Sonra içeriye tek tek giren, ülkelerinin bu en ünlü
alimleri bir ibadet ciddiyeti içinde Mukaddes Emanetleri ziyaret ettiler.
Çıkışta onları bir sürpriz bekliyordu. Çünkü yanımızda, Efendimiz?in mübarek
hırkalarına sürülmüş bir destimal mendili getirmiştik. O koca koca alimlerin
duydukları heyecanı, bayram yerinde şeker dağıtılırken sıraya koşan çocuklar
gibi sıra oluşlarını ve bu gül kokulu mendile hayran hayran bakışlarını bir
görseydiniz.

Artık ayrılma vakti gelmişti. Saray turumuz nihayete
ererken, gezinin başından beri yanımızda bulunan Cihan Haber Ajansı muhabiri,
Seyidlere yaklaştı ve gezi hakkındaki düşüncelerini sordu. Seyidlerin en yaşlısı
tüm grup adına şunları söyledi:

-? Bugün burada tarih ile buluştuk.
Osmanlıya minnettarız çünkü bu emanetleri çok güzel muhafaza ederek bugünlere
gelmelerini sağlamış. Biz bugün burada göklere kadar yükselen bir adalet gördük.
Bizim için bundan daha değerli bir gezi olamazdı. Burada Efendimizi hatırlatan
şeyler ile onların şahsında Efendimiz ile buluştuk.