20 Nisan 2013

PADİŞAHLAR DA AĞLAR


Sultan İkinci Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan (Osmanoğlu) 1960 yılındaki ölümünden kısa süre önce hayatını ve anılarını anlattığı 'Babam Sultan Abdülhamid' adlı kitabı yazmıştı. İşte kitaptan alıntılar...

Padişahlar da ağlar

Hayatı boyunca tatlı ve mesut olduğu kadar acı ve elemli zamanlar da geçiren Ayşe Osmanoğlu'nun kitabından beni daha çok etkileyen bölümler oldu.
İlk görüşte aşk
Sultan Abdülhamid çok küçükken, annesi Tirimüjgan Kadın veremden vefat eder. Sultan Abdülhamid’in babası Sultan Abdülmecid, analık olarak en güvenilir kadın olan Perestü Kadınefendi’yi seçer.
Sultan Abdülhamid, analığı için “Annem ölmemiş olsaydı o da ancak bana bu kadar bakabilirdi” der.

Ayşe Osmanoğlu, dedesi Abdülmecid Han ve Perestü Kadınefendi’nin evlenmesini şöyle anlatmış kitabında: “Dedemin halası ve Sultan Birinci Abdülhamid’in kızı olan Esma Sultan, Çerkes bir asilzade kızını evlat ediniyor ve ona ‘Perestü’ adı veriliyor. Herkes bu kızı çok seviyor. Bir gün halasına gelen Abdülmecid Han, Perestü’yü görüp hayran kalıyor. Ona, kim olduğunu soruyor ama kız padişahı tanımadığı için kaçıyor. Bu kez, halasına aynı soruyu soruyor.

Durumu anlayan Esma Sultan tüm cariyeleri huzuruna çağırıyor. Maksadı, padişahın bu kadar güzel kızdan birini beğenip Perestü’den vazgeçmesi. Fakat padişah kızları beğenmiyor. Esma Sultan da kızlara ‘Perestü’ye söyleyin, arslanıma kahve getirsin’ diyor. Abdülmecid Han, kahveyi içince halasının ellerine sarılıyor ve kızı istiyor.

Esma Sultan ‘Oğlum, bu kız benim evladımdır. Onu düğün dernekle evlendirip büyük bir kimseye vermek için bir yaşından beri baktım. Mürüvvetini görmek isterim” diyor. Padişah da “Benden büyük kime vereceksin? İstediğin gibi düğün dernekle ben alırım” cevabını veriyor.”
Otoriter ama nazik
“Babam gerek haremlerinin gerekse kızlarının resmi işlere karışmasını istemezdi. En küçük kusurlarımızı dahi hoşgörmezdi. Yüksek sesle konuşmazdık. Daima sakin ve nazik hareketli olmamıza dikkat ederdi. Çok sade giyinmemizi isterdi. Yakalarımız hafif açık olabilirdi, fakat kollarımız tamamen kapalı idi.

Babam ‘Jan Mari Farina’ kolonyası kullandığı için biz de bunu kullanırdık.

Babam herkesin namaz kılmasını, camilere devam edilmesini çok isterdi. Derdi ki ‘Din ve fen. Bu ikisine de itikat etmek caiz’...”

Sanatsever sultan
Harem bahçesinin Hünkar Sofası’nda portatif bir tiyatro kurulduğunu anlatan Ayşe Osmanoğlu devam ediyor; “Ortaoyunu veya komedi gibi hafif oyunlar oynanırdı. Biz sarayın penceresinden seyrederdik.

Babam bazı akşamlar orkestra getirtirdi. Bazen bir piyano, bir keman, bir viyolonsel veya bir flüt olurdu. Çok kıymetli musiki ve nota koleksiyonu vardı. Orkestra için yazılmış mühim eserler ciltlenmiş olarak saklanırdı. Acaba bunlara ne oldu?

Babam, evlatlarının da müzikle meşgul olmasını ister, bize muhtelif müzik aletleri alırdı. Huzurunda piyano çaldırır, yanlışlarımızı düzeltirdi. ‘Alaturka güzeldir ama gam verir. Alafranga değişiktir, neşe verir. Piyanoda alaturka dinlenmez, kendine mahsus alaturka sazlarla çalınmalıdır’ derdi.”
Evlat acısı
“Babamın ilk evladı Ulviye Sultan bir gün annesinin odasına girmiş. Annesi piyano ile meşgulken küçük sultan masanın üstünde bulduğu, o zamanın yeni icatlarından kibritle oynamaya başlamış. Saçları ve üzerindeki tül elbise tutuşmuş. Arkası dönük anne ilk anda kazayı görememiş.

Farkına varınca onu kurtarmak için kızıyla birlikte yerlerde yuvarlanmış. O zamanki tıbbın muktedir olduğu tedaviler yapılmış. Babama haber verdiklerinde koşa koşa gitmiş, her tarafı kapalı yatan kızını görünce heyecanla yüzünü açmış.

Çocuk da gözlerini açarak babama bakmış ve ‘Baba’ dedikten sonra ruhunu teslim etmiş. Babam oraya düşüvermiş. 13. çocuğu Hatice Sultan öldüğünde de aynı acıyı tekrar yaşadı. Hatice Sultan’ın sekiz aylıkken vefatı üzerine Hamidiye Etfal Hastanesi’ni (Şişli Etfal) onun adına yaptırdı.”
Ayşe Sultan’ın sürgün hayatı
Ayşe Osmanoğlu, Sultan İkinci Abdülhamid’in onuncu çocuğu ve altıncı kızı olarak, 1887’de İstanbul Yıldız Sarayı’nda doğdu. Annesi Müşfika Sultan’dı. 27 Nisan 1909’da II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi üzerine, babası ve ailesiyle birlikte bir süre Selanik’teki Alatini Köşkü’nde hapis hayatı yaşadı.

Ahmet Nami Bey ile evliliğinden Ömer Nami ve Osman Nami adlı oğulları oldu. Mehmet Ali Rauf Bey ile ikinci evliliğinden de Abdülhamit Rauf adlı çocuğu doğdu. 1924’te hanedan üyeleriyle birlikte yurt dışına çıkarıldı.

28 yıl Paris’te yaşadıktan sonra 1952’de hanedanın kadın mensupları için çıkarılan afla İstanbul’a döndü. 10 Ağustos 1960’ta İstanbul’da vefat etti. Ölmeden önce yayımladığı ‘Babam Sultan Abdülhamid’ adlı kitabında yazdığı anılar, Abdülhamid’in kişiliği ve aile yaşamına ilişkin en önemli kaynaklardan biridir.
Baba-kızın ayrılık gözyaşları
1909 yılında, Sultan İkinci Abdülhamid, Meclis-i Milli tarafından tahttan indirildi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin desteğiyle yerine, kardeşi Veliaht Reşad Efendi (65) geldi. Selanik’e götürülmek istenen Sultan Abdülhamid “Ailemle gönderilmemize izin verirseniz giderim” der. Böylece aile üyeleri, hayatlarının en zorlu ve hazin yolculuğuna çıkar.

Selanik’teki Alatini Köşkü’nde yaşadıkları zorlu şartlar, çocukların sağlığını bozar. Çocukların İstanbul’a dönmesine izin gelir. Ancak ayrılık herkes için zorludur. Ayşe Osmanoğlu o anları kitabında şöyle yazmış; “Ağlayarak babamın odasına girdim. Rahatsız olduğu için yatıyordu. Diz çöktüm, yorganın altındaki ayaklarına sarılıp öpmeye başladım. Gözlerimden yaşlar boşanmıştı, ‘Babacığım’ diye inliyordum.

Babam saçımı okşuyordu. ‘Ağlama kızım’ diyor fakat kendisi de ağlıyordu. Daha sonra Balkan Harbi’nde ‘Selanik düşmek üzere. Sizi İstanbul’a götürmek istiyorlar’ dendiğinde şu cevabı vermişti;

‘Selanik İstanbul’un anahtarıdır. Düşmana verilir mi? Şuradan şuraya gitmem. Bana da bir tüfek veriniz. Birlikte son nefesimize kadar müdafaa edelim’...”

Bir padişahın vedasıSultan Abdülhamid, 1918’de İstanbul’daki Beylerbeyi Sarayı’nda vefat etti. O sırada İsviçre’de bulunan Ayşe Sultan olanları daha sonra annesinden dinleyecek ve kitabına şöyle aktaracaktı; “Babam, kalfadan sulu bir kahve istiyor. Annem Müşfika Kadın’ın koluna dayanarak oturuyor.

Annemin avucunu öperek ‘Allah senden razı olsun’ diyor. Sonra çevresindeki diğer kişilerle vedalaşıyor. Kahvesinden bir yudum içiyor, yüksek sesle ‘Allah’ dedikten sonra başı annemin koluna düşüyor...”
(13.04.2013 tarihli Cumartesi Postası ekinden alınmıştır.)