22 Kasım 2013

Türkİye'nin Son On Yıldaki Kürt Politikası.

   Osmanlı İmparatorluğu;1299 yılında küçük bir beylikten,kuruluşundan dört asır sonrasında ise yaklaşık 20 Milyon km2 ye ulaşmış,dünyanın en canlı ve hareketli 3 kıtasına hükmetmiştir.Bunu yaparken,adaleti,doğruluğu ve hoşgörüyü hiçbir zaman elden bırakmamıştır.Hiç kimsenin ;dili,dini,rengi sebebiyle yargılamamış doğal haklarını kat'i surette gasp etmemiştir.Halkları olduğu gibi kabul etmiş ve ayrım gözetmeksizin onları himayesinde barındırmıştır.Şüphesizki bunda İslam Devleti olması,halifelik makamına sahip olması hasebiyle yine Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in Veda Hutbesinde nasihat mahiyetindeki şu mübarek sözleri etkili olmuştur: ''Siyahın beyaza,beyazında siyaha üstünlüğü yoktur.Üstünlük ancak
takvadadır''

   Osmanlı'nın parçalanmaya giden sürecini hızlandıran küresel nedenlerden birisi de Fransız İhtilalidir.İhtilalle birlikte milliyetçilik akımı dünyaya yayılmış, Osmanlı Devleti gibi çok uluslu devletlerin parçalanmasını hızlandırmıştır.Tabii olarak tek neden bu değildir.Nihayetinde kendilerini hiç bir şekilde kısıtlamayan bir ülkenin egemenliğinden ayrılmak bu kadar kolay olamamalıdır.Çorap söküğü gibi ard arda gelen kopmalar 1. Dünya Savaşından sonra en yüksek seviyeye ulaşmış neredeyse bugün kü sınırlara kadar daralmasına sebep olmuştur.Sırplar,Arnavutlar,Yunanlılar,Bulgarlar,Araplar hepsi birer birer bağımsızlıklarını ilan ettiler.Bağımsızlık dediğime bakmayın zira bunlar kendilerinden büyük devletlerinin destekleriyle bunu başarabilmişlerdir.Bunun sebepleri başka bir tartışma konusu.Mesela Rusyanın Balkanlar'da başlattığı Panistlavist politika Sırpların ayrılmasında önemli bir etken olmuştur.Yine Arap bedevilerinin İngilizlerin desteğiyle ayrıldığını biliyoruz.Bu listeyi uzatmak mümkün.
    Millet-i Sadıka ünvanını alan tek millet olan Ermeniler bile bu ülkeden kanlı bir şekilde ayrılmışlardır.Perde arkasında yüz yıllardır güneye inmeye çalışan Rusya var.Bununla yetinmediler elbette zamanın büyük devletleri daha çok istiyorlardı.Milli mücadelenin başladığı ilk dönemlerde bir yol haritası izlenmiş,Misak-ı Milli sınırları belirlenerek bu mücadelenin pusulası olmuştur.Okullarımızda okutulan tarih derslerinde anlatılan büyük başarılara rağmen ne hikmetse Misak-ı Milli sınırlarının en can alıcı ve en önemli toprakları himaye edilememişti.Neresiydi bu topraklar? Musul,Kerkük,Batum yani dönemin ve günümüzde bile hala en büyük enerji kaynağı olan petrolün yoğun olarak mevcut olduğu bölgeler.Lozan'da başarısız diplomatların masaya oturması,gizli antlaşmalarla kendi ellerimizle teslim etmemize sebep olmuştur.
    Cumhuriyet'in kuruluşu ile sorunlar bitmedi.Hasır altına atılan ve saçma sapan bahanelerle bastırılan sorunlar elbetteki böylesine bir yolla çözülemezdi.Yakın tarihimizden günümüze kadar olan dönemde bu sorunların o hasırların eskimesi ve çürümesiyle yeniden günyüzüne çıktığına şahit oluyoruz.Yıllanmış oldukları için bayağı bir sancıda çektiriyor bu vatan topraklarına.
   Kürt Sorunu....
Atatürk'ün ilk mecliste yaptığı konuşmada daha Cumhuriyetin adından bahsetmezden evvel şunu demişti:''Bu ülkeyi Anadolu halkıyla birlikte kazandık,bilhassa şark vilayetlerindeki Kürt kardeşlerimizin büyük gayretleri ile Şark'ın elden çıkması engellenmiştir.Bu nedenle kuracağımız yeni düzende onlarda söz sahibi olacaktır''
Bu konuşma ile verilen söz daha sonraki yıllarda dış güdümlü içerideki bazı şahsiyetler tarafından o güçlerin emellerini gerçekleştirmek için kullanacakları bir bahane olmuştur.Atatürk'ten sonra İsmet Paşa Doğu halkı üzerinde büyük bir asimilasyon politikası gütmüştür.Sürekli ötekileştirme,baskı,dil yasağı hep arka arkaya geldi.Nereye kadar sürecekti bu.Bir kürt genci kendi anadilini konuşamıyorsa,bu baskılardan dolayı bu ülkeye düşman olup dağa çıkıyorsa bu kimin suçu?
  Gerçekten böylesine bir zulme uğramış kürt halkının bu haklı istekleri,dış güçler tarafından kendi çıkarları için yıllar yılı bu ülkeye karşı koz olarak ,bir tehdit unsuru olarak kullanılıyorsa bu kimin suçu?Daha kürtçeyi bilmeyen şahısların Kürt liderliğine soyunması kimin suçu?Köylerinde,kasabalarında doğru dürüst eğitim veren bir kurum olmamasından dolayı yüksek öğrenim göremeyen ve Batı illerinde inşaat ameleliği yaparak geçimini sürdürmeye çalışan ve iş kazasında hayatını kaybeden bir kürdün hakkı ne olacak?
   Yıllar yılı ilokuldan liseye kadar kürt olmasına rağmen andımız denilen anayasada bile yer almayan gayriyasal bir metni 'sen Türksün' edasıyla okutulması kadar ağır bir şey var mıdır acaba?
   20. YY başlarından günümüze kadar nedense bu ayrılıkçı hareketler kürt coğrafyasında görüldü.Neden Karadeniz Bölgesi değil de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi?Coğrafi konuma göre değerlendirecek olursak İran,Irak,Suriye Ermenistan Rusya dolayısıyla kuzey ve doğudaki kritik bölgelere olan yakınlık zengin yer altı kaynaklarının varlığı olarak dış güçlerin ellerinden kaçırmak istemediği bir bölge olduğunu söyleyebiliriz.Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün deyimiyle:'Yurtta Sulh,Cihanda Sulh'' deyimini yanlış anlamış olacak ki yıllar yılı kendi içimizde birbirimize düşüp çevremizdeki olan bitenle bir türlü uğraşamadık ya da bu teşebbüsümüz,sizin kendi sorunlarınız var onlarla ilgilenin, uyarılarıyla engellendi.Yurta Sulh: önce kendi vatanın içinde barışı,düzeni sağlayacaksın sonra Cihanda Sulh ile bu barışı bu düzeni ülkenin çıkarları doğrultusunda kuracaksın.çünkü sen koskoca imparatorluğun mirasçısısın.Küçük oynamak sana göre değil.
 27 Mayıs askeri darbesini gerçekleştirenlerden Numan Esin,rahmetli Adnan Menderes'le ada iken aralarında geçen kısa bir konuşmayı aktarmak istiyorum:
Numan Esin:
-Kürt sorunu Türkiye'nin önemli bir sorunudur.Siz hükumet olarak ne yapmayı düşünüyordunuz?
-Şöyle ilginç bir yanıt verdi;
Adnan Menderes: 
-Bizim çözümümüz demokrasiydi.Halka vereceğimiz serbestlikle bu işe bir çözüm olacağı kanaatindeydik.O yönde hareket ettik.Böylece halkı yönetime ve ülkeye bağlama  yolunu seçtik.
Numan Esin: Başka yol düşünülmedi mi? Dedim:
Adnan Menderes:
-Devlet elinden geldiği kadar,bazı imkanlarla eğitim meselesini çözmeye çalışmıştır.Ülkemizdir,toprağımızdır,halkımızdır.Elbette koruyacağız.Ama yapılacak şey de,bu işe zaman içerisinde demokrasi yoluyla bir çözüm bulmaktır.
Görüldüğü gibi kim bu sorun üzerine çözüm üretmeye çalışmışsa illaki sonu ölüm olmuştur.Turgut Özal yine aynı şekilde meçhul bir şekilde ölmüştür.Adnan Kahveci manidar bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir.Uğur Mumcu aynı akıbete uğramaktan kurtulamamıştır.
   Bizim Türkiye olarak her kesimden insanlarımız olaya sosyo-kültürel perspektifte bakmalıyız.Eğer bu meseleyi dar bir alana hapsedersek bu konudaki çözüm manevralarımızda o kadar dar olurki, bu uzun yıllar tartışılsa bile bir çözüm getirmeyeceği aşikardır.Bu topraklardaki demografi yapı çok farklılık arz etmekte bunun neticesinde bir çok farklı etnik unsur var olmuştur,olacaktır.Bize düşen herkesi olduğu gibi kabul etmek ,farklılıklarımızı zenginliğimiz bilmek ve dışarıya karşı tek yumruk olmaktır.Kim ki bizim bu birlikteliğimizi bozmak isterse bu yumruğu onların başına sert bir şekilde indirmeliyiz.Bu yumruk ne kadar sıkı olursa etkisi,yıldırma gücü o kadar ekili olur.

Erol Kocabaş
22 Kasım 2013
İstanbul